Av. S. Pelin Gürlek

Hukuk Dünyası

Sansür Bizi Korur Mu?

 Geçen gün televizyonda, yakın zamanda başlayan bir diziye gözüm takıldı. Dizinin ortaları sanırım, konu bir hayli ilerlemiş, bilmem kaçıncı dakika ve kim bilir kaç bölüm olmuş, konuyu yakalamak zor vesselam; ancak bu, benim sorunum. Öğrendiğim kadarıyla Türkiye’de, orta düzeyde bir dizi seyircisinin, bir diziye herhangi bir bölümden ısınması 5-10 dakikada mümkünmüş (Bize okulda Romalı Justinianus’un basiretini öğretmişlerdi ama olsun, hayat insana neler öğretiyor !) .

Velhasıl izlemeye başladık „artık kanalın yüzü hürmetine ilk reklam arasına kadar buradayız“ diyerek kaderimize boyun eğdik, konu ilerledi, başrollerden biri uzak yoldan evine geldi, nice zaman sonra ve evde onları karşılayan evin hanımı gelenlere birer bardak içki hazırlıyor, yorgunluklarını alır düşüncesi, belki de ailevi bir gelenek ya da eski zamanlardan bir adet.

Yalnız içki şişesi de bardağı da ortalarda yok. Var ama yok… „Bir sis perdesi arkasında, başrol bu duruma mı efkarlı yoksa, iki yanlış bir doğru götürür mü?“ diye mi düşündü bilemem tüm bu sis perdesini aydınlatmak çabası belki de. Bir de sigara yaktı ama bizi de yaktı. Çağırın itfaiyeyi ekran yanıyor, ekranı sis bastı! Her yer duman, göz gözü görmüyor.

Kanalı geçtim can havliyle, derken bir başka buğulu ekran daha. Dizi sağlık konusuna dayalı, doktor hasta ilişkilerini ve bir hastanenin günlük temposunu konu alan maceraların bilmem kaçıncı gösterimi. Buğu alanı ise insan vücudu. Bu alan bildiğim kadarıyla vakti zamanında bu dizinin çok izlenmesinin nedenlerinden biri. Dizinin en özellikli noktası; gerçeğe çok yakın vücut anatomisi görüntülerine yer vermesi. Ancak tatbik olunan buğu sonucunda artık vücudun, özellikle iç organların, gözükmesi neredeyse imkansız  ve neticeten artık bu diziyi bildiğin brezilya dizilerinden ayırmakta. Zaten aynı saatte oynatılıyor bu tekrarlar…

Görünen o ki, uygunsuz, sakıncalı bulunan kareler “sansürlenmekte”. Ancak bu uygulamaya neden gidildiğini anlayabilmiş değilim, çocuklarımız için mi? ..  Benim bildiğim ve çok da yerinde bulduğum bir uygulaması var esasen Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun, o da Kurul’un geliştirdiği akıllı işaretler sembol sistemi. Sembol sistemi, 23 Nisan 2006 tarihinde beri Türk Televizyon kanallarında uygulanmaktadır.  Çocuk ve gençleri televizyon yayınlarının olumsuz etkilerinden korumak amacıyla uygulanan semboller esasen sinemalardan da alışık olduğumuz bir sınıflandırma sistemi. Bu uygulama pek tabi ki; henüz zihni tam anlamıyla doğru ve yanlışı ayırmakta tökezleyebilecek olan çocuklarımızı ekrandan uzak tutmak; şiddet, cinsellik, vahşet ve olumsuz örnek teşkil edebilecek davranışlar açısından aileye, içerik hakkında çaktırmadan bilgi vermekte, çocuklarının maruz kalmasını istemeyecekleri görüntülerden uzak tutmak konusunda da bir nevi vazife yüklemekte ya da halk ağzıyla, topu taca atmaktadır.

Bu uygulamanın da, pek tabi iyi/kötü yanları ayrıca tartışılabilir ancak bu, gerekli ve uygun olduğuna inandığımız bir uygulama. Bizi rahatsız edense; ya çocukların yatma ya da dizilerin yayın saati.. Öyle ki; “İyi Uykular Çocuklar Projesi” uyaranları TV’de saat 21:30’da gösteriliyor, oysa ki; ailecek başına oturup bir hafta boyunca iple çektiğimiz, haftanın birkaç gününü de birbirimize özet geçerek ya da gelecek öngörülerimizi paylaşarak geçirdiğimiz dizilerimiz saat 20:00 itibariyle ekranlarda yer almaya başlıyor.

Öte yandan bu dizileri bu kadar izlenilesi yapan nedir diye hiç düşündünüz mü? Ben içersinde kendimizden bir şeyler bulduğumuz biz ya da çevremizdekilerin yani yaşayan gerçek bireylerin bir parçasının bu ekranlarda canlandırılan karakter ile gözler önüne serildiğini düşünüyorum… Belki bu karakterler çok uçlarda yaşıyorlar ama bu, hikayelerinde gerçeklik olmadığı anlamına gelmez… Peki dizilerdeki karakterler, bunlar hep aynı yazarların kaleminden mi çıkarlar, hep huyu suyu aynı tiplemeler midirler? Değillerdir pek tabi ki; öyle olsa bir karakter yeterdi anlatmaya her şeyi.. Oysa ki bugün dizi sektöründe başrol oyuncuları, diğer (yan) roller ve castlar ile dahil düşünüldüğünde bir dizide 1-60 kişi arası bir oyuncu kadrosu karşımıza çıkıyor.  Bölüm başına 70.000,00-TL dahi alan oyuncular olduğu söyleniyor…  Prodüksiyon masraflarını siz düşünün …

Seyirci diziyi izler, karakterleri benimser belki özdeşleşir. Karakter gibi olmak ister; yediği yerlerde yemek yemek, giydiklerini giymek, dinlediklerini dinlemek.. Arada eli mahkum örtülü ve açık her tür reklamı da izler.. Oyuncu da rolünü oynar, parasını kazanır devlete vergisini verir… Prodüksüyon şirketi, sektörde istihdam yaratır, çekimlerde kullanılan yerlerde ekonomik canlanma olur ve yine gelir elde edenler, vergilerini verirler. Görüldüğü zaman, herkes al gülüm ver gülüm kendi hayatından memnundur.. Ama şu çocuklar da olmasa ya da vaktinde uyusa!

İçinizden bazıları gerçekten çocuklar olmasa varsayımını yürüttükten sonra yine de bir şey değişmezdi diyorlar… Adı üstünde sansür bu.. Seçim hakkını yok ediyor….

Sansür sadece TV’de değil, internette’de de var… 2007 yılında yayınlanan 5651 sayılı Kanun’un uygulaması o kadar müdahaleci boyutlara ulaştı ki,  yürürlükten kaldırılması için 17 Temmuz 2010 tarihinde sokaklarda yüz binler yürüdü (biz onları bir elin parmağı olarak okuduk basından)

Sansür yazılı basında da var: bazı haberler atlanıyor hataen ve bazı haberler yoktan yaratılıyor bazen. Sırf magazin basını gelmesin aklınıza, ekonomik ve siyasal haberler de var hiç yoktan gazete sayfalarına dökülen ya da varken yok edilen…. Sırf süreli yayınlar da değil sansürün tacizlerine tecavüzlerine muhatap olan… Bazen kitaplar toplatılıyor yer yer ya da basılamadan el konuyor bazılarına… Kitabın da adı yok, kadının da….

Düşünüyorum da aslında hemen hemen her yerde var da bu sansür, beynimizde de olmaz mı? İlerleyen günlerde belki o da olur. Teknoloji çok gelişti, neden olmasın. Belki o zaman “hayat” da otomatikman sansür edilmiş olur. En güzeli de belki bu olur, internet ya da TV’lerdeki sanal karakterlere öğretmesi, uygulaması kolay. Er kişi her meydanda dediğini yaptırabilmeli icabında….

 İşte o zaman, yani beynimizdeyken daha sansür uygulansa, kimse “birilerinin” hatalarını yapmaz ve herkes “birilerinin” doğrularını yapar. „Yapar“ diyorum başka bir kelime kullanamadım ne yazık ki, zira artık yaşamak olur mu o eylem, ondan pek de emin değilim.

Peki herkes aynı şeyi yaparsa kim düşünecek ve kim seçecek ve kim ayrışacak diğerlerinden o zaman hatalar olmazsa? Öbür dünyaya gittiğimiz savında, dünyadaki sınavı da geçmiş mi kabul oluruz ? Dahiler ve zeka geriliği olanlar olmayacak mı hayatımızda? Marketteki bir kutu sütten farkımız olmayacak mı birbirimiz için? Seçimler olmayınca insan olabilecek miyiz? Biz, biz olabilecek miyiz?

Dizilerden yanlışları (!) kötülükleri çıkaralım, diziler tüm kötülüklerin anası.. Cıkaralım ve onların yerine doğruları yerleştirelim.. Başroldeki her karakter, misal günde en az 30 dakika spor yapsın, günde en az iki defa dişini fırçalasın, fast food asla yemesin ve araba kullanıyorsa şehir içi hız limitini asla geçmesin… Herkes gerektiği gibi yaşasın!, Karakterler yavaş yavaş, onları onlar yapan özelliklerinden, yaşanmışlıklarından  sıyrılsın, herhangi biri olsun ya da “öteki” olsun ve artık olduğu/olamadığı bu hali ile yok olsun. Biz sansürlediğimiz ya da başımızı öte yana çevirdiğimiz için artık bizden farklı olanlar da olmasın! Olsun, olsun da bizim için olmasın. Seçmek, kişiliğimize bağlı vazgeçilmez ve doğuştan gelen bir özgürlük, anayasal bir hak değil de; ulaşılmayacak bir ütopya olsun. Belli mi olur ? Belki sansür bizi, bizden korur…

Bu yazıları da okumak isteyebilirsiniz:

, , ,

Comments are currently closed.

Dictionary
  • dictionary
  • sözlük
  • English Turkish Dictionary

Double click on any word on the page or type a word:

Powered by dictionarist.com